Array
 

Günün Dusturu

Şeytan boş, biz ise meşgulüz; işimiz gücümüz var. O bizi görüyor, biz ise onu göremiyoruz. Biz unutuyoruz, o ise görevini hiç unutmuyor. Ayrıca büyük düşmanımız olan nefis de şeytanın lehine çalışmaktadır.

Şu halde bize düşen görev, Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi, şeytanı düşman bilmek ve onun bizi cehenneme sokmak için her hileye baş vurduğunu unutmamaktır.

 
                      NAMAZDAKİ HAREKETLERİN ANLAMLARI

        

Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından ele alalım. Namazda Allah'ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevi işlerinde takılıp kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali'nin, bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin yapıldığı söylenir.Gerçekten, zihin daha önemli bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz.

Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır. Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namazı onu diğer işlerden alı kor. Meselâ oruç tutan bu sırada alış veriş yapabilir, Hac ibadetinin yapıldığı günlerde de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu değildir. Yûnus Emre şöyle der: "Bir dona kan bulaşacak yumayınca mismil olmaz / Gönül pası yumayınca namaz edâ olmayısar.

      İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama yapar: Sabah namazı sırr 'ın payıdır. Çünkü o, gecenin karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre "gayb"tır. Nitekim "sır" da sair kuvvelere göre gaybdır.

 

      Öğle namazı rûh 'un payıdır. Çünkü ora rûhun zuhûru miktarınca tam zâhir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri cihetiyle eserleri müşahede edilir.

       İkindi namazı kalb 'in payıdır. Çünkü o orda namazdır, nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun içindir ki "Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu vakit bütün ceset bozulur."

       Akşam namazı, kendisinde nurun batması dolayısıyla nefs'in payıdır. Nefs, "emmâre" mertebesinde karanlık ve siyahtır. "Levvame"de karanlığı hafifler. "Mülheme"ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya başlar. Nihayet "mutmainne" olunca onun hali, güneşin doğuşu sırasındaki insan durumuna benzer.

       Yatsı namazı, tabiat 'ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir

Sufî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına benzetir, insanın onlarla mâna âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi göklere yükselmeye yetmeyen için mânevî mîrâcı tahsil etmek üzere namaz konulmuştur. Mânevî kanat maddî kanattan daha güçlüdür. Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibâriyla her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları hususlar ve onlardan hâsıl olan neticeler manevîdir

Namazda asıl olan "iki rekât" olarak kılınmasıdır. Bu da Allah'ın Cemâl ve Celâl'ine işarettir. Daha sonra bu iki rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki:

     Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte ki: Bir taraf gecedir, gece Zâtî Celâl mertebesi olan "Lâ taayyün" mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücûdî ve hakîkî Cemal mertebesi olan "Taayyün" mertebesine işaret eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine, ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zâtîye işarettir.

      Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyyet-i câmia onda gizli bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl'e, ikincisi Cemâl'e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir.

      Yatsı namazı, dört rekâtıyle "Lâ taayyün"e işarettir. Burada gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler, sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur

Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücûdu için cemâl-i ilâhî mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir.

         İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür) olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.

 

Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyanda bulunur: "Namaz kılan, vuslat ve cem'in ancak tevhid ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer; ayrılık ve fark'ın ikilikte olacağına işaretten namazdan iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat âlemine girmiş olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen mânevi mîracın değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta olmasına rağmen "Bizi rahatlat ey Bilâl! Buyurmuşlardır.

        Bukadar bilgiden sonra namazdaki hareketlerin anlamlarına geçelim:

 

0-KABEYEYÖNELMEK: Namaz dinin direğidir. Kabenin de kainatın direği olduğu düşünülürse namazımızda kabeye yönelmenin hikmeti anlaşılmış olur.

 

1-NİYET: Niyet: Kalbin bir şeye karar vermesi, hangi işin ne için yapıldığının dile getirilmesi demektir. Allah'ın(cc)emrini tamamlamak suretiyle yerine getirerek Allah'a (cc)‘evet’ demeyi kastetmektir.

 

2-BAŞLAMA TEKBİRİ: Başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını Alimlerimiz  şöyle yorumlar: "İşin gerçeği şudur: Sağ el âhiretten, sol el dünyadan ibârettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır.

   Gönül ustası Hazret-i Mevlânâ, insanı ilâhî huzura ulaştıran tekbir, kıyam, rükû, secde, ve dua gibi namaz rükünlerine oldukça düşündürücü mânâlar kazandırır. Namaza tekbirle girmek, “İlâhî, biz senin huzurunda kurban olduk” demektir. (Tekbir getirerek kurban kesildiği gibi, tekbirle namaza başlamak da ‘Allah’ım, canımız sana feda olsun’ anlamındadır.

      Ellerimizi kaldırıp tekbir almak, iki elimle iki dünyamı da arkaya atarak sırf Allah için namaza duruyorum manasına gelmektedir.

       İftitah tekbiri (başlama tekbiri): Dünyayı "Allahuekber" diyerek elimizle arkamıza atıp Allah’ın (cc) rahmet kucağına sığınmaktır. Allah’ın (cc)her şeyden büyük olduğunu tekbir getirerek tasdik etmektir.

        Allahu ekber: Allah uldur, ondan ulusu yoktur” dediğimiz zaman önümüzdeki dünya işlerini, mâsivâyı (Allah’tan başka ne varsa hepsini) arkaya atarız; çünkü hiçbir şey O’ndan büyük ve önemli değildir,

 

3-ELLERİ BAGLAMAK: Namazın farzlarından biri de kıyam, yani ayakta durmaktır. Na­maza niyet edip tekbîr getirdikten sonra kıraat süresince ayakta dur­mak farzdır. Bu aynı zamanda bir rükündür.

     Hikmetine gelince, bizi iki ayak üzerine yürüten ve dimdik ayak­ta durma kudretini veren, böylece ahsen-i takvim üzere yaratıldığı­mızı bu özelliğimizle de belirginleştiren Rabbımıza hamdediyor, bu nimetine karşı şükür borcumuzu huzurunda el bağlayarak yerine getirmek istiyoruz. Hem Fâtiha'yı okumak, bir bakıma ALLAH'a hitap edip O'nunla konuşmak demektir. O bakımdan da ayakta edeple durup el bağlayarak O'nun huzurunda kulluğumuza yakışanı yapma­mız kadar tabii ne olabilir.

     Erkeklerin ellerini göbeklerinin üstüne koyması ALLAH ım edeb( avret) yerimikoruyorum.sulbümden ve soyumdan temiz nesiller gelsin.zinaya yaklaşmayacagım.

     Kadınlar ise ellerini göğsünün üstüne koyması: tesetdüre riayet ediyor ve ALLAHIM söz veriyorum ki göğsümden hiçbir zaman çoçuğuma haram süt emdirmeyeceğim.demektir.

 

4- Namazda ilk okunan dua: Namazda ilk okunan dua olan "Sübhâneke" kelimesinin anlamı "Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen en büyüksün" demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah'a yönelen kul, O'nu içinde duymaya çalışır.

 

5-FATİHA OKUMAK: Daha sonra "Fâtiha" suresi okunur. Burada Rab'la bir konuşma söz konusudur. Önce Allah'a hamt edilir. O'nun âlemlerin Rabbi olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. "Yalnız sana kulluk ederiz." denir. Bu, tasavvufta "fark" makamının ifadesidir. Daha sonra "Yalnız senden yardım dileriz." denir. Bu ise "cem" makamının simgesidir.Yani bana kulluk etme imkan ve gücünü veren de sensin demektir. O halde: "Ya Rab, ben sana sığınıyorum. "Bizi sırât-ı müstakîme (doğru yola) ilet." diye dua ve niyazda bulunulur.

     Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazdaki Fâtiha suresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm, kulumun istediği onundur." der ve şöyle devam eder: Kul "Elhamdü lillâhi Rabbi'l'âlemîn" dediği zaman, Allah: "Kulum beni senâ etti" der. Kul: "Mâliki yevmiddîn" dediği zaman, "Kulum beni övdü" der. Kul "İyyakena'budu ve iyyakenestain" dediği zaman: Allah: "Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır" der. Kul: "İhdine'ssırâta'l-müstakîm sırâtallezine en'amte aleyhim gayri'l-mağdubi aleyhim ve le'ddallîn" dediği zaman Allah: "İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır" buyurdu."

 

6-KIYAM: Önce ayakta dikilip durur (kiyam) ve ellerimizi yukari dogru kaldirip, Allahü ekber (Ancak Allah yüce ve uludur) deriz. Böylece insan, O (cc) müstesna her seyi bir tarafa atip birakmakta ve Onun emir ve iradesine tabi duruma geçmektedir. Kulluk ve kölelik bu sekilde tescil edilir. Böylece ayakta duran tüm varliklarin ibadeti de temsil edilir

    Ayakta durmakla ağaçların, dağların ve sürekli ayakta durarak ibadet eden meleklerin ibadetlerini temsil ediyoruz.

      Namazda kıyama durmak, Allah’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır, Kul, biraz sonra hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz  rükû’a eğilir.

       İnsan namazdaki bu rükünle devamlı olarak kıyamda Allah’ı zikreden meleklerin ve ayakta duran ağaçların ibadetlerini temsil eder. Kıyam insanın bedeniyle ve kalbiyle ebedi bir Zat'ın (cc)huzurunda ayakta durmasıdır. Kıyamda başın eğik olması kalbinin tevazuuna ve kibirden uzak oluşuna işarettir.

       Serrac'a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah'ın huzurunda bulunma şuurudur.

Kıyam, Allah’ın huzurunda saygı ile ayakta duruştur.

Kıyam, Allah’ın huzurunda saygı ve sevgi duyguları içerisinde ayakta duruştur Rabb’inin davetine karşı kulun davete icabet ederek ayakta O’nun huzurunda duruşudur Kişi namaza niyetlenerek ayağa kalktığında kalbi, O’nun âlemlerin Rabb’i için ayakta durduğuna şahadet eder Allah’a saygı ve sevgi duygusu kişinin bütün varlığına hâkim olur, her şeyi gözetimi altında tutan Allah korkusu ve sevgisi insanı içine alır . Namaz kılan kişinin Allah’ın huzurunda saygı ile durması gereği, “Allah’a itaat ederek (gönülden boyun eğerek) ayakta durun (namaza durun)” (Bakara 2/238) ayetiyle vurgulanır Hz Peygamber de normal durumlarda namazın ayakta kılınmasını emretmiştir .

  

7-KIRAAT: Allah’ın (cc)kusursuz mükemmelliğine, benzersiz güzelliğine, sonsuz rahmetine karşı “Elhamdülillâh” demekle şükretmektir. Ayrıca bütün işlerin Allah'ın (cc)yardımıyla olduğunu ve bütün hamdın O’na (cc)mahsus olduğunu belirtmektir. “iyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn (yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz)” diyerek sonu olmayan bir Zat’a (cc)bağlanmaktır.

     Serrac'a (ö.378/988) göre Kıraat edebi, Kur'an âyetlerini gönül kulağıyla dinliyormuş gibi, yahut da Allah'a okuyormuş gibi bir duyguyla okumaktır 

8-RÜKU: Rüku (eğilmek): İnsan bu vaziyetiyle, devamlı olarak rükuda Allah’a (cc)kulluk eden meleklerin ve rüku halindeki bütün dört ayaklı hayvanların ibadetlerini temsil eder. Rüku bütün kâinatla beraber insanın güçsüzlük ve fakirliğini görerek “Sübhane rabbiyel azîm” deyip büyük olan Rabbini zikretmesidir. Allah’ın (cc)büyüklüğünü tekrar ede ede kalpte yerleşip kökleşmesine çalışmak ve başı rükudan Allah'ın (cc)rahmetini ümit ederek kaldırmaktır.

      Başı rükû’da iken “Hakk’ın suallerine cevap ver!” diye İlâhî ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüz üstü secdeye kapanır. Tekrar ona “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver!” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırırsa da, tekrar yüz üstüne kapanır.

      Rükû" eğilmek demektir. Allah'a saygının, Onun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz (izzet sahibi, değerli) bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz. Allah'ın huzurunda eğilip, kulluğun sâdece O'na âit olması gerektiğini bilenler, başkaları önünde eğilmezler. "Hakîkî hürriyet ubûbiyyettedir."Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah'a kul olmasını bilenler başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan yakalarını kurtarmış olurlar.

 

Rükûda Allah'ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca da şükrün O'na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir hadiste Allah'ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.

            Insan, Allahin sanina yakisan övgüler serdettikten sonra bu yücelik karsisinda kendini o derece aciz ve zayif hisseder ki, bunu ifade için öne egilir (rüku), saygi isareti olarak basini alçaltir ve, Sübhane Rabbiyel-Azim(Büyüklük ve azamet sadece Ona ait olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih edip yüceltirim.) der. Mü'min bu haliyle, rükû halindeki tüm canlilarin ibadetini de temsil etmektedir.

         Rüku hayvanın yürürken olan duruşunu namazda yaşamaktır. Hayvanlar bu haliyle, ayakları merkezi arza bakarken, vücut istikameti ufki olur. Yani yerin çekim kuvvetine paralel durur. Hayvanın bu yaratılış şekli, başı itibariyle ne fezaya, ne de yerin çekim kuvvetine bakar. İkisi ortası bir durumdadır. Acaba biz insan olduğumuz halde neden namazda bunu yaşarız? Hayvandan bize ne, diye bir soru aklımızda takıldığı olur. Bunun cevabı şöyle: 18 bin hayvanın özeti olan insan bedeni, ruhu hayvani ile dünya hayatını yaşayan tarafı vardır. Arzular bakımından nefis ismi taşıyan bu ruh, tezkiye görmedikçe ruhu insaniye terakki edemez..Az yiyecek, az uyuyacak, az cinsi ilişkide bulunacak ki dünyaya bağlı hayvaniyattan uzaklaşsın. O zaman tezkiye durumuna girer. Amme bir ibadet olan namaz, bünyesindeki hayvaniyatı yaşamak zorundadır.

          Rükuda deve, keçi, koyun gibi hayvanların ve sürekli rükuda duran meleklerin ibadetlerini temsil ediyoruz.

        Serrac'a (ö.378/988) göre Rükû edebi, Allah'ı yüceltmek, kendisini bir toz zerresi gibi görmek,

 

9-SECDE: Secde hâlinin, namazda insanın Allah'a en yakın vaziyet olduğu yerdir.Secdeye kapanir ve alnini, tevazu ve acizligini tam manasiyla hissederek yere degdirir ve söyle söyler:

          Sübhane Rabbiyel-Ala (Büyüklük ve Yücelik sadece Ona ait olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih edip yüceltirim).

         Secde de sürüngenlerin, otların ve sürekli secde de duran meleklerin ibadetlerini temsil ediyoruz.

          Başı rükû’da iken “Hakk’ın suallerine cevap ver!” diye İlâhî ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüz üstü secdeye kapanır. Tekrar ona “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver!” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırırsa da, tekrar yüz üstüne kapanır.

Secdenin hikmeti; secde demek; başın ayak seviyesine inmesi demektir. İnsan bu haliyle bitkideki ahvali yaşar. İkinci secde cemadidir. Zatından hareketi yoktur. Yani kendi bünyesinde, kendi içinden hareketi yoktur. Dış tesirle hareket eder. Taş, toprak içindeki madenler buna dahildir. Maden izabe görmediği sürece cemadat içinde dağınık bulunduğundan, onu muhafaza edenin adresini taşır. Her madenin elementinin zerre itibariyle ruhu vardır.

 

İkinci secdenin birinci secde gibi olması, bitki ile cemadatın bir arada bulunmaları, hayvanlar gibi gezer halleri olmamaları içindir. Bu feza boşluğunda görülen her küre, yıldız ve emsali hepsi cemadattır. Eşya bakımından ne kadar büyük yekun oluşturuyorsa, secde de o kadar büyük yekun tutar.

İnsan, bu vaziyetiyle, devamlı olarak secde halinde Allah’a (cc)ibadet eden meleklerin ve adeta secde halindeymiş gibi duran sürüngenlerin ibadetlerini temsil eder.

Secde Allah’tan (cc)gayri olanı terk ederek O’nun (cc)kusursuz güzelliğine kudsi isimlerine, sıfatlarına ve mükemmelliğine karşı hayret ve alçak gönüllülükle “sübhane rabbiyel a’lâ” diyerek zikretmektir.“Kulun rabbine en yakın olduğu an secde anıdır.” (Müslim).

 

10-DUA: Sonra yine dogrularak kendisini bu dogru yola ilettigi için Allaha sükür ve hamdini arz eder. Bir an için Allahin yücelik ve büyüklügü ve kendi hareketinin basitlik ve küçüklügü karsisinda ayakta tefekküre dalip bundan o derece yilgin ve sarsilmis bir hale gelir.

 

11-TAHIYYAT VE SELAM: Bu hareketleri bir dizi tekrar etmesinden sonra kisi kendini, arada hiçbir vasita veya araci bulunmaksizin dogrudan dogruya sahsen Allahin huzurunda bulur ve ondan istimdad edip yardim talep eder. Iki varlik karsilastiklarinda daima bu ikisi arasinda bir selamlasma gerçeklestirilir. Iste namazin bir kisminda (tesehhüd kismi) namazini eda etmekte olan Müslüman, Mirac esnasinda Muhammed (sas) ile Allah arasinda teati edilen selamlasma formüllerini aynen tekrar eder:

"Et-Tahiyyatü lillahi, ves-salavatü vettayyibatü. es-Selamu eleyke eyyuhen-Nebiyyü, ve rahmetullahi ve berakatüh. Es-Selamü aleyna ve alâ ibadillahissalihin

(En mukaddes ve en zahidane hürmet ve tazimler Allaha aittir. Ey Nebi sana selam, Allahin rahmet ve bereketi de senin üzerine olsun. (Allahin) selami bizim üzerimize ve Allah karsisinda iyi ve mükemmel hareket eden salih kullarin üzerine olsun!)"

      Ağır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağa verir; peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar derler: “Çare ve yardım günü geçti. Çare, ancak dünyada olabilirdi. Orada salih amellerde bulunmadınız, o günler gitti…

Sola verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onlardan da bir fayda göremez…

Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırır. “Ya Rabbi, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiretine sınır yokturder.      " Ettahiyyâtü" duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç'ta Hz. Peygamber'le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hâtırasıdır. O mutlu anda Resulullah "Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin Allah'a yönelik olduğunu" söyler. Allah da: "Ey Peygamber selâm/esenlik, rahmetim ve bereketim sana olsun." diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Hak Resûlü: "Esenlik ve güzellikler aynı zamanda Allah'ın iyi kullarının da üzerine olsun." der. Ve şehâdet kelimesiyle duasını bitirir.

Namazın mü'min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde canlandırmaya çalışır. Böylece Rabbiyle konuşmasını devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah'ın kıble ile bizim aramızda olduğu belirtilir.15 Burada elbette maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sure ve duaların mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı karşıyaymış, O'nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu hissetmeye çalışmalıdır.

 

Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: "Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terkedilirse mânevî kayıp büyük olur."

       İnsan bu vaziyetiyle, devamlı oturarak ibadet eden meleklerin ve oturur gibi görünen taşların, dağların ibadetlerini temsil eder. İnsan sahip olduğu her şeyin Cenab-ı Hakk'a ait olduğunu tahiyyat ile tasdik eder. Allah’ın birliğine ve resulüne şahidlik etmekle imanını yeniler. Teşehhüt, bir nevi miraç olan namazda, miraçta Cenab-ı Hak ile Efendimiz (asm)arasındaki kudsi sohbeti hatırlamaktır. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - Namazdaki hareketler ne manaya gelir?

  

Evrimcilik ve Namazdaki Hareketlerimizin Anlamlari

 

1961'lerde evrimciligin iyice alevlendirildigi gunlerdeydi.Rahmetli Haci Nazif Celebi Suleymaniye camiinde bir ogle namazi kildirmis, turistler de etrafini alarak imam kiyafeti icinde iken kendisine suallar sormuslardi.

     Bunlar itirazci suallerdi. Kimi, insanin maymundan geldigini iddia etmek istiyor; kimi de, "seyrettigimiz namazinizda nicin ayakta duruyor, egiliyor, basinizi yere koyuyorsunuz. Bunun ne manasi var? Bizim gibi sandalyeye oturun, papazin duasini dinleyin yeter", diyordu.

       Rahmetli Haci Nazif'in bunlara verdigi cevaplar hic aklimdan cikmaz. Ruhunu sad etmek niyetiyle size de arz edeyim seneler sonrasinda. Evrimci turiste donerek konusan Celebi, soyle dedi:

       "Biz namazimizda once ayakta, sonra rukuda, sonra da secdede oluyoruz.

 

      Bunun bir hikmet ve manasi sudur.

        Ayakta iken ilk insan ilk babamiz Adem'in (elif)ini yazariz. Bunun icin (elif) harfi gibi dimdik, upuzun dururuz.

 

Sonra rukua egiliriz. Bununla da Adem'in (dal) ini yazmis oluruz.

 

Geriye(mim) kalir. Onu da yere basimizi koyar, (mim) gibi olur, oyle yazariz.Boylece her namazda babamiz, Adem'in adini yazar, maymundan geldigimizi iddia edenleri fiilen reddetmis oluruz.Bunun icin maymunculuk iddiasi bizde tutunamaz.

 

İkincisine gelince:Namazimiza ilk basladigimizda ayakta iken Rabbimizin uzerimizde tecelli eden sayisiz nimetlerini dusunur,

 

sonra bu nimetleri verenin huzurunda minnet ve sukranla egiliriz. Ancak bu egilmeyi de kafi bulmayiz,

 

sonra kalkip basimizi yere koyar, basimizla da minnetimizi dile getirmis oluruz. Basimizi sunun icin yere koyariz.

 

Bas bedenin tumunu de idare eden en yuce varligimiz, en kiymetli organimizdir.Bununla demis oluruz ki:”Ey Rabbimiz, varligimizin en kiymetli kismi basimizdir. İste huzurunda basimizi dahi yerlere suruyor, sana olan minnet ve sukrumuzu en kiymetli varligimizi yerlere koymakla ifade ediyoruz. Sayet basimizdan daha kiymetli bir organimiz olsaydi onu da huzurunda iftiharla yerlere serer, minnet ve sukrumuzu onunla da ifade etmek isterdik.

      Bu aciklamalardan sonra rehber turistin cevabi soyle oldu:”Tamam tamam. Biraz daha anlatirsan grubumuza burada namaz kildiracaksin.

      Bu sirada turistin biri Celebi'ye yaklasip sordu:”Bundan sonraki namaziniz saat kacta olacak? Anlattiginiz manada bir namazi ben de araniza karisip kilmak istiyorum. Bana cok uygun geldi bu anlayis icinde ayakta durmak, egilmek, basi yerlere koyup Yaradan'a minnettarligini ifade etmetir.

 

SONUÇ: Özetlediğimizde; namaz insanı, hayvanı ve tüm mahlukatı içine alan bir ibadettir. Ancak şeklen değil, kalben, manen gerçeğine vakıf olmakla yürütülürse, anlaşılır İnsanın bir bedenî ve şeklî yönü vardır Bir de ahlakî güzelliklerini, psikolojik yapısını içinde barındıran, Allah ve Rasûlü’yle aşkını perçinleyen manevî ve ruhanî bir yönü vardır İnsanın şekli gözle görülür; görebilen her insan için çaba gerektirmez Ancak insanın ruhundaki güzellikleri keşfetmek için, özel bir çaba ve emek gerekir İnsanın güzelliklerini keşfe dalmak için senelerce onunla dost kalmak ya da fedakârane bir şekilde onunla bağlantı kurmak lazımdır Namazın da canımızdan bir can gibi, herkes tarafından görülebilen bir şekli vardır; bir de derinlerde saklı huşu ve ikâme ile ortaya çıkan bir ruhu vardır Huşu; gönlümüzü, zihnimizi ve ruhumuzun her noktasını namaza verme, odaklanma halidir İkâme ise namazı ne dediğimizin ve yaptığımızın şuuru içerisinde dosdoğru bir şekilde kılmak; namazı Efendimiz’in kıldığı şekilde şartlarına uygun ifâ etmektir. Daha anlamlı ve huşu dolu bir namaz kılabilmek İslam dininde önemlidir Bu noktada öncelikli tavsiyemiz namazın şeklî yönünün haricinde O’nun ruhu diyebileceğimiz manevî yönünü keşfetmektir Mevlânâ’ya göre “Namazın özü, ruhun namazıdır Sûreten ve şeklen kılınan namaz geçicidir, devamlı olmaz Çünkü ruh, deniz âlemidir, sonsuzdur Cisim ise deniz kıyısı ve karadır, sınırlı ve ölçülüdür İşte bu yüzden devamlı namaz ancak ruhun olabilir Ruhun da eğilmesi ve kapanması (rükû ve secde) vardır; fakat bunları açıkça şekillerle göstermek lazımdır Çünkü mananın şekille bağlılığı vardır İkisi bir olmadan fayda vermezler Kızgınlık, şehvet ve hırs rüzgârları, ancak namazı olmayanlara zarar verir”

 

İsmail Hakkı Bursevi’ye göre, gerçek manada namaz kılanlar bu âlemin maverasında Fahr-i Âlem Efendimiz’e uyanlardır Zira Rasûlullah’a uyma namazda perdesizdir Vahdet mihrabında imam olan Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimize söz, iş ve hal bakımından tabi olup engelsiz olarak uyanların namazları hakikidir

“Huzur-ı kalp olmadan namaz olmaz” Yani âlem-i sırda kalp Allah ile beraber olmadıkça hakiki namaza ulaşılmaz .

       Otururken bütün mevcudatın ibadetlerini kendi hesabımıza Allah’a takdim ediyoruz. Sonunda da sağa ve sola selam vermekle bütün kainata selam vermiş oluyoruz.

Ayrıca namaz kılarken bütün vücudumuza ve her bir uzvumuza da ibadet ettirmiş oluyoruz.

    Kıyam da bir anlam ifade ediyor, kiraat da. Kiyamdan sonra rükuya gitmenin de bir hikmeti var, rükudan sonra secdeye kapanip ona en yakin hâle kavusmanin da...

   Kâinat çapinda icra edilen külli bir ibadetin temsilcisi makamindaki insan kendi vücudunda her an cereyan eden ibadetlerle birlikte canli ve "cansiz" sandigimiz âlemin ibadetlerini de günde bes kez Rabb-i Rahîmi'ne arz etmek durumundadır.

    

Kaynaklar :

www.hayrettinkaraman.net

1. Müslim, Mesacid, 283. 2. Bu konuda bk. M. Hamidullah, İslama Giriş, 85; A. Avni Konuk, Fususu'l-Hıkem Terceme ve Şerhi, IV, 337, İstanbul, 1992. 3. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, Yûnus suresi 10. âyetin tefsiri. 4. Bk. Şah Veliyyullah Dehlevî. Huccetullahi'l-Baliğa. I, 286, çev. Mehmet Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 1994; S. Uludağ, age, 82. 5. İbn Mâce, Sıyam, 21. 6. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 133. 7. İsmail Hakkı Bursevi, Kitâbü'n-Netice II, 62, Hazırlayanlar: Ali Namlı - İmdat Yavaş, Însan Yayınları, İstanbul ,1997. 8. Kuşeyrî, Risâle, çev. Süleyman Uludağ, 155, Dergâh Yayınları, İstanbul 1978. 9. Müslim, Salât, 37; İbn Arabî, Mişkâtü'l-Envâr, çev. Mehmet Demirci (Nurlar Hazînesi), 98-100, İz Yayıncılık, 2. baskı, İstanbul, 1994. 10. Bk. Kuşeyrî, Risale terc. "Hürriyet" bahsi, s.316. 11. Müslim, Salât, 62; Nurlar Hazinesi, 98, 12. Müslim, Salât, 215. 13. Bk. Ahmet Naim, Tecrîd-i Sarih terc, II, 876. Tahiyyat duasının bu mânâda yorumu için bk. Halûk Nurbaki, Tek Nur, 144, İstanbul 1989. 14. Bk. Sühreverdi, Avârifü'l-Maârif, çev. H.Kâmil Yılmaz - İrfan Gündüz (Tasavvufun Esasları) s. 393, Erkam Yayınları, İstanbul 1989. 15. Buhari, Salât, 33; Tecrid-i Sarih terc. II, 353. 16. Benzeri bir olay için bk. Hucviri, age, 441. 17. Yunus Emre Divanı (M.Tatçı), 56. Beytin yorumu için bk. Mehmet Demirci, Yunus Emre'de İlâhî Aşk ve İnsan Sevgisi, 127, 2. baskı, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 1997. 18. Buhari, İman, 39; Müslim, Müsakat, 20. 19. İ.H.Bursevî, Ecvibe-i Hakkıyye, vr. 49/a-b, Süleymaniye K. Es'ad Efendi no. 152/2. 20. Bursevi, Ecvibe, vr. 53/a 21. Ebu Davud, Edeb, 86; Ahmed b. Hanbel, V, 371. 22. Ebu Nasr Serrac et-Tûsî, el-Luma, çev. H. Kâmil Yılmaz (İslam Tasavvufu), 160, Altınoluk Yayını, İstanbul, 1996. 23. Hucviri, Keşfü'l-Mahcub terc; (Hakikat Bilgisi) 436.

Kaynak: Altınoluk Dergisi

  

M.ALİ   IŞIK

  
 

Resimler

0271.JPG

KUR-ANI KERİM

EZAN SAATLERİ